İlk adımı atmaktan korkuyordu. Ama yine de kapıyı çalan elini kontrol edemedi.
Hatırladığı ilk şey bir kucaklayıştı. Daha sonra, asıl zor olan şeyin içeri girmek değil, onun gözlerine bakmak olduğunu anladı. İlk kez biri, gözlerine o şekilde bakıyordu.
“Nasılsın? Bulabildin mi hemen evi? Aç mısın?”
“Bilmem, çok değilim aslında.”
“Gel gel bak, sana neler hazırladım. Yemezsen böyle zayıf kalırsın sonra. Ne kadar zayıflamışsın!”
Mutfakta önüne konan hemen her şeyi yerken, kadın da onu izledi.
“Seni çok özlemişim.” Ve tekrar sarıldı ona. “Börekten biraz daha ister misin?
“Yok, teşekkürler.”
“Peki. Bitirdiysen gel içeri, çay içelim.”
“Tamam, olur.”
Ona karşılık verememek çok garipti. Ama, yine garip bir şekilde, ilk kez görmesine rağmen o da onu özlemişti.
“Bak, kim bu!”
Kendisiydi. Salonun duvarına çerçeveletilmişti. Hiç tanımadığı yaşlı bir adam ve yaşlı bir kadının arasında, ve daha birçok fotoğrafla birlikte duvarda kayboluyordu.
“Onlar dedenle anneannen. Otursana, geliyorum ben şimdi.”
Garipti. ‘Dedemle anneannem’ diye tekrar etti.
“Çaya kaç şeker atıyorsun?”
“İki.”
“Efendim?”
“İki tane.”
Şimdiye kadarki en uzun çaya şeker atmasıydı. Çünkü dünyanın en parlak ve canlı gözleri tarafından izlendiğini biliyordu.
“Ee, anlat bakalım. Okul nasıl gidiyor?”
“Okul mu, iyi şimdilik.”
“Nasıl insanlarla, arkadaşlarınla aran?”
“İyii. Çok arkadaşım yok ama.”
“Hadi ya. Kız arkadaşın var mı peki?”
“Yok.”
“Aa neden?”
“Bilmem, olmadı hiç.”
“Yok mu hoşlandığın biri sınıfta?”
“Var. Yani vardı. Ama olmadı.”
“Anladım, olsun. Güzel miydi peki?”
İlk kez başını kaldırıp karşısındaki kadının yüzüne baktı.
“Güzeldi.”
“Üzülme boşver, olacağı varmış. Demek ki doğru kişi değilmiş bak. Kaça geçtin şimdi sen?”
“Üçe.”
“Ohoo önünde daha çok zaman var. Daha neler neler yaşıycaksın, unutup gidiceksin bunları. Demişti dersin bak.”
Bir süre sessizlik oldu ve çayından bir yudum almayı bu sırada fırsat bildi.
“Dişin mi şiş senin?”
“Yoo, neden?”
“Yanağın biraz şiş gibi de.”
“Haa, ben damaklık takıyordum da bir süre, üst çenem daha dardı benim, onu genişletmek için. Ama çıkardıktan sonra da böyle izi kaldı, geçmedi.”
“Olsun olsun, çok fark edilmiyor zaten. Baksana dişlerin şimdi ne güzel inci gibi. Takmıyosun dimi bunu kafana?”
“Yok.”
Yamuk ve şiş olan çenesi ve damaklık yüzünden telaffuz edemediği kelimeler ve en başta damaklığı takmasına neden olan aşırı zayıflığı ve bu yüzden şimdiye kadar giydiği kıyafetlerin hemen hepsinin ona bol olması, zaten aklına gelen son şeydi. Şu an büyülü bir andı.
“Hadi bitir çayını da sana odanı gösteriyim.”
“Odam mı? Nerde?”
“Hemen üst katta. Çayımı beğenmedin mi yoksa, neden içmiyorsun?”
“Yoo güzel. İçiyorum şimdi.” Çayı bir yudumda bitirdi ve bardağı mutfağa götürmek için ayaklandı.
“Nereye, otur yerine olur mu canım öyle şey… otur. İçer misin bir bardak daha?”
“Yok teşekkürler.”
“Sevmedin dimi çayımı bak doğru söyle?”
“Yok ondan değil, ben çayı zaten çok sevmem. Sizinle ilgisi yok.”
Kadın birden elindeki bardağı masaya koyup onun karşısında eğildi ve ellerini avucunun içine aldı. Yüzünde sevgiden başka hiçbir şey okunmuyordu, renk gibiydi sevgi o kadının yüzünde.
“Yok yok yok, bana siz demene gerek yok, neden öyle dedin? Yani, senin için zor olduğunu anlayabiliyorum, ama… Neyse, daha çok vaktimiz var, eminim alışacaksın sen de. Bana hemen anne demeni beklemiyorum ama lütfen bana bir daha siz deme tekrar, olur mu? Bu beni çok üzer.”
Karşısındaki kadının gözlerindeki yaşlar, dünyaya ilk kez yerleştirilmiş sevginin ve kalp kırıklığının ilk tohumlarıydı sanki. O da üzüldü öyle dediğine.
“Özür dilerim.”
“Seni çok seviyorum ben.”
Ve dünyanın en normal şeyiymiş gibi ona tekrar sarılıp yanaklarından öptü. Onun yüzü de ıslak ve tohumluydu artık, hafiften.
“Gel hadi o zaman, odana gidelim. Bakalım sevicek misin?”
Üst kata çıktılar.
“Bak burası banyo. Burası benim odam. Bir tuvalet daha var burda. Bak, burası da senin odan, gir bakalım.”
Maviydi duvarlar. En sevdiği rengi biliyordu. Yatak örtüsü, çalışma masası, abartıya kaçmayan hafif bir maviydi hep. Pencere, yemyeşil bir bahçeye bakıyordu. Mavi ve yeşildi odası, en sevdiği iki renk.
“Nasıl, beğendin mi? Yeterince büyük mü? Eşyaların sığar bence dolaba, zaten çok bir şey de getirmemişsin. Yine de eğer sığmazsa benim dolabımı kullanabilirsin. Sence eksik bir şey var mı?”
“Yok, bence her şey var. Teşekkür ederim.”
“Ne demek, olur mu? Burası senin evin artık. Yine de bir şeye ihtiyacın olursa söyle tamam mı?”
“Tamam, söylerim.”
“Hadi sen şimdi üzerini değiş, şöyle odana bir alış. Ben aşağıdayım, tatlıları koyuyum. Daha tatlı yiycez bak, sana kilo aldırıcam gidene kadar.”
Şimdi yüzündeki bazı tohumların filizlenme vakti gelmişti. Bir an, burda sonsuza kadar kalacağını hayal etmişti. Ama yine de, hayatında hiç olmadığı kadar mutlu hissediyordu kendini. Mutlu olup olmadığını düşünmesi gerekmemişti geldiğinden beri hiç.
Ertesi gün uyandığında, düne dair hatırladığı tek şey bir çift gözdü. Daha önceki bütün gözler, ondan kaçırılmıştı. Ama bu yeni gözler kendisine bakmakla kalmıyor, adeta konuşuyor ve kendisini önemli hissettiriyordu. İlk kez biri ona böyle bakıyordu. Ve şimdi yine odadaydılar.
“Günaydın, kalktın mı? Özür dilerim, kapın açıktı. Girebilir miyim?”
“Evet evet, önemli değil.”
“Tamam o zaman, ben kahvaltıyı hazırladım. Çayları da koyuyorum. Ama istersen süt de var, ne içersin?”
“Süt olur.”
“Peki, sen nasıl istersen. İstersen bir elini yüzünü yıka öyle aşağı gel.”
“Tamam.”
“Nasıl rahat uyudun mu?”
“Hehe, evet.”
“Sevindim odana şimdiden alışmana. Hadi ben aşağıdayım, kahvaltıyı çok bekletme.”
“Tamam, geliyorum şimdi.”
Aynada kendisine baktı. Yüzünü yıkamaya ihtiyacı yoktu. Gözlerindeki çapakları aldı ve aşağı indi. Kahvaltının kokusu merdivenlerin başına kadar geliyordu. Her şey vardı anlaşılan.
“Geldin mi, senden bir şey isteyebilir miyim? Ben yumurtayı hazırlarken bir ekmek alabilir misin hemen köşedeki fırından? Evde ekmek kalmamış. Ya da istersen biraz bekle ben alıyım?”
“Yok yok, ben alırım şimdi.”
“Askılıkta bir çanta var, gördün mü? Ordan alabilirsin parayı. İstersen iki tane ekmek al, az gelirse?”
“Tamam olur, fark etmez.”
“Çok tatlısın, gel bir sarılıyım sana tekrar.” Sarılmaları, ikisinin ömrü toplam ne kadarsa sanki tam o kadarmış gibi sürdü. “Canım oğlum benim.”
Ne yapacağını bilemedi. O da ona aynı şekilde cevap vermeyi çok istiyordu. Ama sanki damaklık yüzünden söyleyemediği bazı kelimeler gibi ağzında çalkalanıyordu bu kelime. Çaydanlık fokurdamaya başladı.
“Ay, kaynamış bu.” Kadın, gözünde yeniden peyda olan yaşları sildi. O da bunu fırsat bilerek kapıya yöneldi.
“İki tane ekmek alıyorum o zaman?”
“Olur, sen ne kadar istersen.”
“Tamam, peki. Geliyorum hemen.”
Fırını kolayca buldu ve iki tane ekmek aldı. Eve dönerken mis gibi koktu ve ellerini iyice ısıttı ekmekler. Merdivenleri çıktı ve kapıyı çaldı, ve tekrar çaldı.

Yorum bırakın